DİVRİĞİ ULU CAMİ VE DARÜŞŞİFA:ALEMLE BİR RESTLEŞME OLARAK BİR DEVRİN DÜŞÜ
- Gökhan Demir
- 17 saat önce
- 4 dakikada okunur

Yer DİVRİĞİ antik Tevrik ya da Tephrike
On üçüncü yüzyıl Anadolu'sunda Hititlerden bu yana demir yataklarıyla zengin olan,
etrafı dağlarla çevrili olduğundan ve korunaklı bir noktada sarp bir kaleye sahip,
genellikle de bu özellikleriyle istilalardan korunmuş bir şehir.
Yıl 1228
Anadolu o tarihte Selçukluların kontrolünde.
Bölgeye barışçı Mengücek Beyliği hakim.
Demir yatakları bize yeter diyen yayılmacı olmayan,
kültür sanata insana değer veren bir hanedan.
Şehrin çok eski olduğu bilinmekle beraber dokuzuncu yüzyılda Ermeni Krallığı döneminde Pavlikan öğreti denilen, kiliseyi, ruhbanlığı, şekilselliği, ritüelleri reddeden bir Hristiyan öğretisinin inananları tarafından ihya edildiğini öğreniyoruz.
Bu arada Pavlikan öğretinin de Aziz Paul ile bir ilgisi yok.
Samosatalı ( Adıyamanlı) Paul ve takipçilerinin kurduğu ve Roma ,Bizans devlet otoritesine başkaldıran bir oluşumdan bahsediyoruz.
İncil ve Tevrat’ın Roma tarafından yorumlanmış haline karşı çıkarak, adalet ve eşitlik talep ettikleri için sapkın ilan edildiler ve korunmak için de bu zengin doğal kaynaklara sahip ve coğrafi açıdan korunaklı olan bu bölgeyi seçtiler.
Bir de kimler gözümüze çarpıyor?
Babailer.
Baba İlyas ve Baba İshak önderliğinde yine yukarı Kızılırmak bölgesinde Malatya, Adıyaman, ve Sivas'tan başlayarak Tokat'a kadar yayılan bir isyanın adı.
Her ikisinin de Anadolu'nun zamanındaki siyasal otoritesine toplumsal bir karşılık olarak belirdiğini görüyoruz.
Bu ön bilgiden sonra şimdi Mengücek kontrolündeki bu bölgenin özlediği barışa geçici bir sürede olsa kavuşabildiğini söylememiz mümkün.
En azından Moğol istilasına kadar.
Mengücek Gazi, Anadolu'nun fethi sırasında Erzincan, Kemah, Divriği ve Karahisar'ı zapt etmişti. Kendisi bu çarpışmalarda öldü.
1142 yılında Mengücek Gazi'nin oğlu İshak'ın iktidara gelmesiyle Erzincan kolu ve Divriği kolu olmak üzere ikiye bölündüler.
Erzincan kolu, 1228 yılında Erzincan'ı ele geçiren I. Alaeddin Keykubad tarafından ortadan kaldırıldı.
Divriği kolu da 1252 yılında Anadolu Selçuklu Devleti'nin yönetimi altına girdi. Anadolu Selçuklu Devleti'ne bağlanan son Türk beyliğidir.
Mengücek Beylerinden Ahmed Şah tarafından Ulu Cami ve hemen bitişiğinde eşi Turan Melek tarafından inşa ettirilen Darüşşifa ( Akıl Hastanesi) iki yapının bitişik olarak yek vücut inşa edilmesiyle Anadolu tarihinde biriciktir.
Mimarının Ahlatlı Hürrem Şah olduğunu kitabesinden biliyoruz ancak mimariyle ilgili kayıtlı ne bir bilgi, ne de başka bir eseriyle ilgili bir kaynak var.
Yapıya baktığımızda ise taşa kazınan bir düşle karşı karşıya olduğumuzu söyleyebiliriz.
Güçlü, zengin, barışçı, detaylara, ayrıntılara önem veren, bir hayat tarzı ve felsefesi olan yöneticiler, onların hayalindeki bu eseri kendi düşleriyle süsleyerek gerçekleştirmeye ant içmiş bir mimar, her yönüyle hayat tedrisatından geçmiş olduğu belli olan sanatçı ustaların elbirliğiyle on beş senede kotarılan bir baş yapıt selamlıyor bizleri, sekiz yüz yıl öncesinden.
Tarihe dönüp baktığımızda normallerin izine pek rastlamayız.
Diyebiliriz ki tarihe yön verenler, kalıcı izler bırakanlar ya delilerdir, ya da dâhilerdir.
Dahiyane bir proje, dahiyane bir biçimde, delice bir emekle inşa edilmiştir,
Divriği Ulu Cami ve Şifahanesinde.

On üçüncü yüzyılda akıl hastalıklarının tedavisinde sesin, müziğin ve frekansın kullanılabilmesi için her bir mimari detay
ince ince işlenmiştir.
Akıl hastalarının şeytan ya da içine cin girmiş diye görülmediği ve tedavi edilmeye gayret gösterildiği ve bunun da su sesi ve müzik notalarıyla yapıldığı üst bir kültürün izlerini taşır Şifahane.
Taç kapıların her biri öyle detaylara sahiptir ki büyülenmiş gibi kalakalırız karşısında.
Kibir yok, gösteriş yok, övünme yok, üstten bakma, küçümseme yok.
Sabır var, tevazu var, anlayış var, emek var, hizmet var,

sanat var, felsefe var, gelenek var, gelecek var.
Yapılar bize her şeyi anlatır.
Oturduğumuz evler, gittiğimiz okullar, çalıştığımız işyeri, dükkanlarımız, hastanelerimiz,
lokantalar, hamamlar, hanlar, sokaklar bize kim olduğumuzu anlatır.
Nasıl bir toplum olduğumuzu, nelere değer verdiğimizi, neleri yücelterek neleri küçük gördüğümüzü bize gösteren, bizden bize aynalardır yapılar.
Ne kadar boşuz ne kadar doluyuz,
insanlık tarihinde neredeyiz çok uzaklara gerek yok, evlerimize bakınca anlarız.
Dev ibadethaneler, adının arkasına Saray yazdığımız adalet aradığımız mahkeme binaları, gösterişli, şatafatlı devlet binaları yapabiliriz.
Hayatın anlamını bilmeden, insanın ne demek olduğunu anlamadan yaptığımız yapıların
ne denli soğuk ve anlamdan uzak olduğu hemen anlaşılır.
Ruhumuz ne bu binalara girmeyi, ne bu binalarda ibadet etmeyi, ne bu yapılarda hak aramayı, eğitim almayı, kabul etmez.
Ruhumuz konumuz olan Divriği Ulu Cami ve Şifahanesi gibi gibi bir delinin
ya da kolektif deliliğin düşünü özler.
Aylarca bir taşa hayalini kazıyan bir delilik sürecidir bu.
Semboller her bir keski darbesiyle gül olur, bülbül olur, yaşam ağacı olur, lotus çiçeği olur, Kuran ayeti olur, aydınlık olur, karanlık olur, yeri geldiğinde dert, yeri geldiğinde derman olur.
Taç kapılar bu sembollerle süslenerek bilinçaltımızı harekete geçirir.
Zihnimizde bu sembollerle çakılan sorular, gün gelir elbette karşılığını bulur.
Bu bazen üç yıl, bazen yüz yıl bazen asırlar sürse de kimi zaman anda gerçekleşir.
Sorular yanıtlarını bazen anında bırakıverir avcunuza,
bazen filizlenmesi için yüzlerce sene geçer.
Her yapı aslında bir cevap değil tarihe sorulan bir sorudur.
Kimiz biz, ne yapıyoruz, nereden geldik, nereye gidiyoruz?
Divriği Ulu Cami ve Şifahane en güzel şekilde sorar bu soruları.
Hiç bir detay, hiçbir süsleme, hiçbir şekil kendini tekrarlamaz.
Her detayda yeni bir pencere açılır zihnimizde.
Her sembol başka misallere kapı açar.
Her geometrik desen yeni bir idrake, her bitkisel figür yeni bir çiçeklenmeye sebep olur.
Dünsüz olduğu gibi yarınsız bir eserle karşı karşıyayız.
Bizi öyle bir yolculuğa çıkarır ki ne başı vardır bu yolun ne sonu.
insanda başlar, İnsanda biter.
Bu yolda kadın erkek yoktur, aydınlık karanlık yoktur, zengin fakir, efendi köle yoktur.
Bu yolda olmak da yoktur, ölmek de.
Düş kuranlar bilirler ki bina da dikseler, krallık da kursalar,
hizmet de etseler, ne olduysa hep bir düşün içinde olmuştur.
Göz açıp kapayıncaya kadar görülen bir düşün içindedir hepsi.
Bu koskoca yapı ikiden biri kurmuş, kendi içinde bir kez dahi tekrarlanmayan sonsuzca açılan şekillerden bir bütünü oluşturmuş, çoklukta birliğin, birlikte çokluğun simgesi olmuştur.
Bir deliye düşü, dâhiye de işi sorulmaz,
Deli düşünü, dahi işini bilir.
Bazen delilerden bahsederiz ki tapınakları yakarlar,
Bazen dâhilerden bahsederiz ki ahmaklara dil çıkarırlar.
Bazen de değerli dostlar,
öyle insanlardan bahsederiz ki,
hem delilik hem dahilik onlarda cem olmuştur,
ve ortaya çıkardıkları eser de bizlere mihenk taşı haline gelir.
Tıpkı Divriği Ulu Cami ve Şifahanesini inşa etmeyi düşünen
ve bu düşlerini taşlara sabırla işleyen bu aydınlık, zeki, sabırlı,
tevazu sahibi, ne istediğini bilen, yetenekli, vizyon sahibi insanlar gibi.
Hepimiz düşlerinin aslında ne olduğunu bilen,
fakat yine de bu düşlerini dünya gözüyle tarih sayfalarına yazanlardan olalım.
Örnekleri önümüzdedir.
Fazla uzaklara gitmeye gerek yoktur.
Divriği'ye kadar gidin göreceksiniz.
Comentarios